Haliç – Cibali – Balat – Fener

Çok severek, mümkün olduğunca kaçırmadan gittiğim yabancı dil kursumda dünyalar tatlısı sevgili hocamız bizler için inanılmaz güzel bir tur programı hazırladı. Turumuz başladığında ilk defa tanıştığımız ve ne kadar şanslı olduğumu hissettiğim çok kıymetli Turgay Tuna bize rehberlik etti. O muhteşem bilgileriyle ufkumuza ufuk açarken eski çağlara yolculuk edip, eve bir sürü anı biriktirip döndük. Turgay hocam kadar başarılı olamasamda benim naçizane fotoğraflarımla ve gün boyu anlattığı bilgileri sizlere büyük bir mutluluk ve heyecan içersinde eve döner dönmez aktarmanın heyecanını yaşıyorum.

HALİÇ

Tarih boyunca İstanbul’un gelişmesine coğrafi konumu kadar, doğal ve çok emin bir liman olan Haliç’te etkin olmuştur. Liman Avrupa yakasını ikiye ayırır. Yaklaşık 8 km uzunluğunda olup en geniş yeri Boğaz tarafındaki girişidir.  Etraftaki bereketi topraklar, bol balık, tatlı su dereleri ve şeklinden dolayı “Altın Boynuz” ismi bereket sembolü anlamında verilmişti. Bizans devrinde girişe gerilen zincir düşman donanmaları kuşatmasını önlerdi. Balat semtinde sahildeki dökme demirden yapılma küçük Bulgar kilisesi ve az ötede Fener Rum Ortodoks Patrikliği Baş kilisesi ve tesisleri yer almıştır.

Çevrenin kimliğinin önemli parçaları olan Seferikoz Cibali Camii,Üsküplü Çakırağa Camii, Haraçcı Kara Mustafa Paşa Camii, Nalıncı Mehmet Mimi Dede türbesi, Şeyh Ahmet Buhara türbesi, TEKEL Cibali Tütün fabrikası, Sivrikoz Çeşmesi gibi anıtsal yapılar, büyük ölçüde korunmuştur.

Haliç’in en önemli özelliği Bizansın denizcilik merkezi olmasıdır. Sahil boyunca uzanan tüm duvarlar, denizcilik filosu saldırısından korunma amaçlı yapılmıştır. Haliç’in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata kulesi’nin kuzeydoğu ucuna uzanan geniş bir zincir vardı. Bu kule Latin haçlılarınca 4. Haçlı seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Ceneviz’liler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (İsa’nın Kulesi) diye adlandırılır.

Şehrin, Fatih Sultan Mehmed’e tesliminden sonra; Yunanlılar, Yunan Ortadoks Klisesi, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayri müslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bu gün altın Boynuz her iki yakada yer alır. Sahil boylarınca parklar vardır. Güzelliği ve tarihinden dolayı turistlerin ilgisini çekmektedir.

Haliç Osmanlı döneminde yoğun Yahudi, Rum, Ermeni, Gürcü nüfusun yaşadığı bir bölge idi. Osmanlı dönemninin münevverlerinin takip ettiği Karyağdıbaba, Karaağaç ve Sütlüce,Giresunlu Tekkesi bu bölgede bulunmaktadır. Günümüzde Galata köprüsü; Galata ve Eminönü’yü Haliç üzerinden birleştirir. Haliç üzerinde diğer iki köprü de Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsüdü.

1980′li yıllara kadar; endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Haliç, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan  “Haliç’i gözlerim gibi mavi yapacağım” vaadiyle döneminde temizlenilmeye başlanmış; 2000 li yıllarda temiz bir hale getirilmiştir.

Cibali rivayete göre İstanbul’un, II. Mehmed tarafından 29 Mayıs 1453′te fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiştir.Haraççı Kara Mehmed ile Küçük Mustafa Paşa mahallelerinin eteklerinde Haliç kıyısında kurulmuş bir semttir. Kuzeyinden Haliç’e paralel Abdülezel Paşa Caddesi (Kadir Has Caddesi) geçmektedir.Semtin Haliç kıyısı tarafındaki mezbelelikler ve tersane 1985-1989 döneminde kaldırılmış, yerlerine çocuk parkı ve park yapılmıştır. 1884′te üretime başlayan Cibali Tütün Fabrikası 1995′te faaliyetine son verdi. Bugün Kadir Has Üniversitesi’nin merkez kampüsü olarak kullanılmaktadır. Piri Reisin oturduğu yerdir Cibali..

Nalıncı Mimi Dede Türbesi: 3.Murat bu nal ustasına önem veriyor. Rüyalarında görüyor, aslında nalıncı baba büyük nal ustası fakat zahmetle kazandığı parayı akşam olunca şarapa harcıyor, kalanını tuvalete dökerdi Ümmet-i Muhammet içmesin diye. Nalinci Baba’nin asil adi, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalidir. 1592′de vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat 3.Murat gördü ve onu evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çesme koydurdu. Bir tekke ile adini yasatti. Türbesi Unkapani’nda, eski Cibali Tütün Fabrikasi’nin arkasinda, Haraçzade Camii karsisindadir. Mimi Dedenin ölümünden sonra Sultan Murad da 3 sene sonra vefat etmiştir.

Şeyh Ahmet Buhara Türbesi: Nakşibendiler için ünlü bir yerdir. Şeyh Ahmet Buhara verdiği din dersleri ile ünlenir. 2.Beyazıt ve 1.Selim bunları görür. 1516 yılında ölüyor. Şuanda tekke yenilenmektedir.

Haraççı Karaahmet Cami:Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanır. 1588 tarihinde Karaahmet adını yapılmıştır. Bu cami, kare planlı olup mihrabı ve iç duvar etekleri beyaz mermer, kürsüsü, minberi tavanı ve kadınlar mahfili betondur. Çatısı kiremitle örtülüdür. Tek şerefeli minaresine caminin içerisinden çıkılmaktadır.

Tekel Binası (Kadir Has Üniversitesi): 1880 tarihinde yapılmıştır. Osmanlı son demlerinde olup, tünelden otobüs işletmelerine kadar yabancı işletmesinde bulunur. İstanbul Fransızların elinde ve tekele, demiryollarına onlar bakmaktaydı. 1925 yılında bizim irademize geçmiştir. Cumhuriyet döneminde tekelin idaresi buradan yönetilir. 1946 da ilk puro Türkiye’de burada yapılır. Sarma yaprakları Küba’dan getirtilerek. Rizedeki yapraklardan olmadığından.. 1959 yılında ilk samsun sigarası burada yapılmıştır. Tekele ait koleksiyon mevcuttur ve şuanda binayı Kadir Has kullanmakta..

İstanbul surları 5 km den fazladır. Kara surları Marmaraya kadar deniz surları ve bir sürü kapı unkapanı, ayvansaraya kadar uzanır. Tekel binasına en yakın olan Cibali kapısı ve hemen yanında Osmanlı son döneminden kalma bir ev mevcut o zamanlar büro ve sübyan okulu olarak kullanılmıştır. Piri Reis’te bir dönem Cibalide yaşamıştır.

Cibali kapısından yukarı doğru çıkarken solda görünen hamam Küçük Mustafa Paşa 2.Beyazıt döneminde yapıyor. Günümüzde hamam kullanılmıyor. Müze olarak kullanılacak yakın zamanda restorasyona başlanmıştır.

Cibali Gül Camii: Cami bazilika mimarisidir. Ayia Eufemia ithafen 1.Basileios 886 yılında bu kliseyi yaptırıyor. Azize Theodosia adını almıştır. 726-840 yıllarında gelen yasayla fresklere isa ve azizlerin yüzü resmedilmeyecek yasası geliyor. Yapanlar cezalandırılıyor. Theodosia, isa ikonasının kaldırılmasını önlerken öldürülmüş, sonrası azize mertebesine yülseltişmiştir.

Bazilika mimarisi başlarda dikdörtgen biçiminde tasarlanıp kullanılan kiliselerin zaman içinde yanlardan 2 odacik daha açılıp haç biçimine getirilmesiyle hristiyan camiasinin begenisini kazanmiş kilise mimarisine denmektedir.

Kilisenin altında oldukça büyük bir mahsen bulunur. Bir iddaya göre Aya Thedosia ve Bizans İmparatorluğu hanedanının bazı ileri gelenlerinin mezarı  olarak kullanılmış. Bir başka iddaaya göre de Hz İsa’nın havarilerinden ikisi burada gömülmüş.Mahsenin diğer özelliği, kapatılmış olan bir kaç dehliz ile  sahildeki Aya Nikola Kilisesine ve bir kaç noktaya  daha yeraltından bağlanmış olmasıdır. O dönemlerde, Aya Thedosia’nın kutsal kalıntılarının bu mekanı şifalı yaptığına inanılmış.
Böylece, o dönemde bir çok insan şifa bulmak için kiliseye akın etmiş, hatta Bizans İmparatoru’nun çaresiz denen hastalığına deva olduğu gibi söylentiler 14. yüzyılda kilisenin ününü daha da artırmış.İstanbul ‘un fethinden sonra , kilise bir süre levazım ambarı olarak kullanılmıştır. 1500 yıllarının başında  II. Beyazıd döneminde kiliseye minare yaptırılarak cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. IV. Murad zamanında da bir tadilat gören yapı son olarak II. Mahmud döneminde ciddi bir tamirat görmüş.

Caminin duvarlarında yıldız şeklinde simgeler görülmektedir. Bunlar Hz. Süleyman’ın koruyucu simgesidir, kalem işidir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın bayrağında da bu mühür bulunur. Camide üstte bulunan tahta 2.Selim zamanından kalmadır. Eski dönemlerinde yortu zamanlarında hristiyanlar ibadet ederken gül yaprakları dökülürmüş isminide burdan alır.Camide bulunan saat Osmanlı saatidir kendi saat ustalarımız yapmıştır.

AYA NİKOLA KLİSESİ

Bütün dünyada Noel Baba olarak tanınan Aziz Nicholaos, Patara’da doğmuştur. M.S. 300′e doğru Patara refah içindeyken kentte yaşayan zengin buğday tüccarının bir oğlu olarak dünyaya gelir. Doğduğunda göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve sundukları adakların bir meyvesi, fakirlerin bir kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiştir. Daha gençliğinde bile mucizeler yarattığına inanılır. Bu inanca göre inşa halindeki bir kilisenin yıkılmasıyla enkaz altında kalan Nicholaos, annesi ağlayıp inlerken, üzerine yığılan taşların altından sağlam olarak kurtulmuştur.

Bir süre sonra babası öldüğünde büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiştir. Bu sırada Patara’da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur. Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba’nın yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos’ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir. Aziz Nicholaos’un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöyledir; Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs’e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.Nicholaos’un 6 Aralık 343′te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır. Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087′de Bari’den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari’ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. onun olduğu sanılan geride kalmış bir kısım kemik ise bugün Antalya Müzesi’nde saklanmaktadır. . Klise kime itafen yapılmışsa ikonostas (karşıda duran mermer, tahta yada perde) solunda onun resmi vardır. Bu klise aziz nikolaya atfen yapıldığı için resmi mevcuttur. Diğer taraftan Meryem ana bebek İsa ve Sağda İsa’nın kendi resmi ve İncil yazarı Yahya resmi konur.

Rum Ortodoks Fener Patrikhanesi
6. yy’dan itibaren Hristiyanlık alemindeki din tartışmalarının önemli bir kesimini oluşturan Ortodoksluğun’da merkezidir.İstanbul’un fethinden sonra, gayrimüslim olan toplumların yaşayışına dair düzenlemeler, Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığı fermana bağlanmış, böylece Fener Rum Patrikhanesi de denilen Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin yasal statüsü süreklilik kazanmıştır.
Şu andaki Patrik I. Bartholomeos’ tur.
Bu patrikhanenin bir önemli özelliği de 10 yılda bir büyük bir kazan içersinde 40 değişik baharatla zeytinyağı kaynatılır. Buna Mir adı verilir ve dünyada ki bütün Ortadoks kliselerine bu yağ bu merkez Fener Patrikanesinden gönderilir. Bu kutsal sayılan yağ vaftizlerde ve yortularda kullanılır.
Patrikane girişinde Bizans kartalı tacı bulunur. I. Bartholomeos evi buradadır. Gelen ziyaretçilerine sakızdan yapılan şekerlerinden ikram eder.
Meryem Ana Kilisesi (Fener)
1250 li yıllardan beri var olan bir klisedir. Çok yangınlar geçirmiş. Basit planlı ve merkezi çevreleyen yarım kubbelerin yonca yaprağı oluşturduğu yapıya, 14. asrın başlannda narteks de dahil çeşitli eklemeler yapılmıştır. Kilisede narteksin üç kubbesinden ikisinde mozaik izlerinin bulunduğu, doğu uçtaki tuğla işlemenin orijinal olabileceği, batıda sonradan yapılan onarımlarda eski malzeme kullanıldığı, çok sayıdaki nişin de Komnenos dönemi yapılarını çağrıştırdığı belirtilir. 17 yüzyıla gelindiğinde ise Moğol Kilisesi’ni camiye çevirmek için harekete geçilir. Bu girişim Kantemiroğlu tarafından engellenmiştir. 1633, 1640 ve 1729′daki yangınlarda harap olan ve onarımlar sonucu mimarisi farklılaşan kilise, kitabesine göre 1731′de restore edilmiştir. Muhliotissa Kilisesi, İstanbul’da fetihten önce inşa edilmiş ve günümüze kadar Rum Ortodoksların ibadet mekanı olarak işlevini sürdürmüş tek Bizans yapısıdır. İkonastası ahşaptandır. Cebrail Mikail resimleri bulunur. Moğol Kilisesi veya Kanlı Kilise adıyla da tanınır.
Fener Rum Lisesi
Fransa’dan ve Marsilya’dan getirtilen kırmızı tuğlalardan yaptırıldığı için halk arasında “Kırmızı Okul” diye de anılmaktadır. Haliç’in her iki tarafından da görülebilen okul, kırmızı rengi ve kubbeli mimari yapısı ile hemen göze çarpıyor. Bluverin şatosunu yapan mimar 1883 yılında inşa etmiştir.
Okulun müdüründen öğrencilerin çıkış saatine denk geldiğimizden dolayı izin alıp girebildiğimiz bu büyüleyici okulda ilk dikkatimizi çeken yapının sismiğe karşı yaylı sistemle yapılmış olmasıdır. Yürürken sanki yaylara basa basa yürüdüğünüzü hissedersiniz o kadar sallantı vardır. Bizanstan beri var olan okul FSM döneminde açılmıştır. İstanbulun fethinden sonra okulda ders yapılmaya başlanmıştır. Şuanda da eğitimi çok iyi olan okul geçmişti dini eğitim vermekteydi. Okulda planeteryum mevcut. Yatan koltuklarla havadan ışık gösterisi ile gökyüzü izlenir yarım saatlik seanslarla.
Bulgar Patrikhanesi
1898 yılında yapılan patrikhane şuanda Bulgar hükümeti tarafından kapatılıp restorasyon çalışmalarına başlanmıştır. Kayma olduğu söylenir. 70 kazık üzerine oturtularak yapılmış olan yapı meyillidir. Toplamda 6 adet çan bulunur. Slav kliselerinin iç atmosferi gibidir. Aziz Stefanosa atfediştir. Hz.İsa’nın yanında yer alır ve ona inanır. Tarih ve incilde yer alır. Taşlanarak öldürülmüştür. Sonra azizlik mertebesine ulaşmıştır.

Tags: , , , ,

Subscribe

Subscribe to our e-mail newsletter to receive updates.

Comments are closed.