Londra

İngiltere, Amerika’dan sonra görmenin hayalini kurduğum 2. ülkeydi. İlk hayalimi gerçekleştirmenin üzerinden henüz bir kaç ay geçmişken, Londra seyahati denk geldi ve 2012 yi en keyifli anılarıyla bu müthiş ülkeyi de görerek tamamlamanın tatlı hazzını yaşıyorum.

Özellikle en yakın dostlarınızla olunca, tatilimizin her anı bol kahkalar eşliğinde, sarışınlığımızın hakkını tam tamına vererek ve bundan yeterince malzeme çıkararak gözlerimizden yaşlar gelene kadar güldüğümüz ve tüm senemizin aynı keyif içersinde geçmesini hayal ettiğimiz kısa ama keyifli bir Londra seyahatimizide tamamlıyoruz.

Londra’da toplamda 5 adet havaalanı bulunmakta. Bizim uçuşumuz  Londra’nın 45 km güneyinde bulunan London Gatwick havaalanınaydı ve kaldığımız Victoria bölgesinde ki Park Plaza Otele yaklaşık yarım saatlik tren yolculuğu ile ulaşabildik. Uçuş İst-London arası yaklaşık 4 saat. Yazılarımı takip edip, tanıyanlar bilir malum heyecanlı  ve panik bir karaktere sahip olan ben, rekor uçuş sürelerimle artık bu durumu bi hayli aşmış bulunmaktayım. Ara ara yaşanan normalin üzerinde türbülanslar için tek beklentim, biraz daha ikna edici role sahip birinden teselli almak. Bundan önceki uçuşlarda hosteslerden biri yada birkaçını ayartır ara ara nasıl gidiyor gibi üç beş dedikodu öğrenmeye çalışırdım. Malum şu seyahatte dostlarlayız, sağlam türbülans yaşadığımız alplerin üzerinde uykularından itina ve ısrarla uyandırılıp, herşey yolundamı  değilmi diye birkaç yoklamayla yolculuğumuzu gerçekleştiriyoruz.

İlk gün sabahın erken saatlerinde Londra’ya ulaşmış olmamızın avantajıyla tüm günü doya doya yaşayabiliyoruz. Arapsaçı şeklinde olan metro ve tren bağlantıları çok zeki eşlerimiz tarafından saniye geçmeden çözülebiliyor. Tüm gitmek istediğimiz noktaları harita üzerinden parmağımızı koymuş gibi bulabiliyoruz ve biz hanımlar bunun için hiç emek sarfetmiyoruz.  Gideceğimiz yerin ismini söylememiz yeterli oluyor. (Yazının ilerleyen bölümlerinden bunun aslında hiç iyi olmadığını göreceksiniz)

İlk günümüz C.tesi olduğundan uçakta bile bayanlar aralarında ballandıra ballandıra konuştukları Portobello pazarı ilk durağımız oluyor. Pazarı şöylece gezip, keyifli bir mekan keşfedip atıştırmaya başlıyoruz. Lonra’ya ilk vardığımız gün İstanbulu -1 dereceye düşmüş halde bıraktığımızdan mıdır bilinmez 10-13 derece arası ara ara hafif yağmurun atıştırdığı Londra bizim için cennet oluyor. Ara ara ne şanslıyız donacağımızı zannettik havada mis maşallah nidaları eşliğinde şehrin keyfini çıkarıyoruz. Pazar sonrası Covent Garden ve gezilecek tüm keyifli caddeleri turladıktan sonra akşam yemeği eşliğinde günümüzü noktalıyoruz.

Ertesi sabah Buckingam Palace’dan başlayan turumuz eşlerimizin hazır Chelsea maçına denk geldik stadın orda kesin karaborsacı bulur da bilet alır gireriz düşüncesiyle 14:00 suları bayanlar baylar olarak 2 grup birbirimizden ayrılmamızla devam etti. Erkekler maça giderse bizde en ünlü alışveriş caddelerinde takılırız düşüncesiyle haritayı onlardan devralıp, ayrılır ayrılmaz başlıyoruz Regent Street ve Oxford Street taraflarını keşfetmeye.. Eee tamam yol doğru olmasına doğru ama haritayı nasıl çözecektik? Üsttemi kalacak alttamı kalacak neyin arkasında dursak düzü çıkar, ne ters olur derken yoldan geçene sor, bir kaçınının peşine takıl derken kikirdeye kikirdeye birkaç yanlış yol birkaç minik kaybolma derken ohhh Regent Streetteyiz. Burberry, Michael kors gibi birbirinden ünlü markaların olduğu caddede keyifle dolanıyorduk ki hayallerimizde bir sürü kahve içip konuşacağımız bir sürü muhabbetlerin devamını getirebilme hayalleri saatin nasıl geçtiğini anlamadan geçen dakikalar ve eşlerden gelen telefonla sona eren dolanma telaşı. Akşam binsek daha iyi olacak galiba, şehrin manzarasının ve ışıltısının tadını çıkarırız diye düşünmüş olacaklar ki bizi London Eye’ın orsa buluşmamız gerektiğini söylediler. İyi de biz London Eye’a doğru ne taraftaydık? Neyse otobüs ve metro biletlerimiz var şu sokaktan çıksak bir otobüs buluruz mantığıyla yürürken uzaktan London Eye göründü bak gördün mü bide otobüse binsek saatlerce dolanıcaktı sokaklarda derken, oturup edemediğimiz muhabbetlerin koyuluğuna dalmış tatlı havada üşümeden keyifle sohbet ede ede, ne güzelde ışıklandırmışlar bak uzaktan bile farkediyoruz diye diye taaaa dibine gidip kafamızı kaldırmamızla jetonumuz düşer. Eeee bunun kabinleri farklı bu London Eye değil de çakma London Eye dönme dolabı derken üzerine bir kahkahaa bir Hyde Parktan geçip, Lunaparkın göbeğine düşmüşüz. Nasıl bir muhabbetin koyuluğu, nasıl bir sarışınlıktır bilemedim ki bir Thames Nehrini görmeden parklardan bahçelerden nasıl London Eye zannedip bu istikamete doğru gideriz diye diye gözlerimizden yaşlar aka aka güldük. Hemen gerisin geri yürüyüp, Westminster’a giden otobüs duraklarını bulup, otobüse kendimizi attığımız da derin bir oh çekecektik ki, Leblebi demeden Leb’de inen biz daha durağa gelmeden Westminster Church’un orda inmemizle 2. büyük yanlışlığımızla olayları iyice içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. Diğer otobüse ordan mı bineriz burdan mı bineriz derken epey geç kalmış şekilde bu sefer doğru otobüsle doğru noktada eşlerimizle nihayetinde buluşup, London Eye kendimizi atıp, manzaranın tadını yaşadıklarımızın komedisiyle çıkarıyoruz.

Londra’da kısa bir süre kalacak olsanız bile, zamanınızı en iyi şekilde değerlendirerek bu güzel kentin tadını çıkarabilirsiniz. İngiltere’nin güneydoğusunda yer alan Londra 1606 km2 lik alana yayılmış ve nüfus 7 milyonun üzerinde olup, şehir Thames Nehri’nin iki yakasına kurulmuştur. Vaktiniz bizim gibi kısıtlıysa Whitehall ve Westminster, Bloomsbury ve Fitzrovia, Soho ve Trafalgar Square, South Kensington ve Knightsbridge gibi Londra’nın en ünlü yerlerini barındıran 5 bölgeyle yetinebilirsiniz.

Öncelikle ilk olarak Day Travel yada Oyster kart alıp tüm gün sınırsız otobüs metro kullanabileceğiniz günlük kartlardan temin edin. Trene binmeden istasyondan form alıp doldurursanız da 2 bilet 1 fiyatına gelir.

Görülmesi gereken yerler;

Madame Tussaud:  Bal mumu müzesi, fotoğraf çekmek serbest.

Believe or not believe: İlüzyon oyunlarının olduğu bir müzedir. 2 metre bir sandalyede oturabilir, elmaslarla süslü mini cooper görebilirsiniz.

Natural History Museum : Arkeoloji meraklıları için müze.

Victoria and Albert : Dizayn ve süsleme sanatlarıyla ilgili müze.

Science Museum : Bilim müzesi, çocuklar için öğretici ve ideal.

National Galery : Tralgar meydanında bulunur. Ücretsizdir. Bellininin yaptığı FSM resmi bulunur.

Trafalgar Square : Birçok yere yürüme mesafesinde olan meydan.

Westminster Abbey : Önemli kişi mezarlarına sahip katedral.

Camden Town: Taksim meydanı gibi dövmeciler boldur. Rock ve metal tutkunlarının uğrak mekanı.

London Zoo: Camden Town’a yakın, hayvanat bahçesi.

Tower of London : Londra kulesi Thames nehri boyunca çektiğiniz fotoğraflardaki ana konu olacaktır. Özel mücevherleriyle dikkat çeker. Önce metroyla Tower Hill istasyonunda inip kalenin olduğu nehir kenarında bir yürüyüş yapabilirsiniz. Ardından kalenin hemen yanındaki cafeden filtre kahve alıp nehir kenarındaki banklardan
birinde oturup Tower Bridge’ in bu güzel manzarasının tadını çıkartın.

Towe Bridge of London: Londra Kule Köprüsü , Londra’nın simgesidir. Açılır kapanır. Müze şeklinde alanı vardır.

House of Parliement ve Big ben : Parlemento ve saat kulesi yan yanalardır.

London Eye : Çok sıra olsada görülmeye değer.

Buckingam Palace: Kraliçenin sarayıdır, askerler 11:30 da muhafız değişim töreni yapar, kaçırılmamalıdır.

London Mall : Saraya giden yol üzerinde bulunan mimari yapı.

British Museum : Dünya’nın en büyük müzelerindendir. Giriş ücretsiz, Türkiye’ye ait eserler vardır.

HMS Belfast :  Thames kenarında ki gemi savaş dönemlerinden kalmadır.

Piccadily Circus ve Oxfort Street : Alışveriş için ideal caddedir. Şehrin modern yapısını yansıtır. Prime Mark çok ucuz ve çeşitlidir, bakmak gerekir.

Hyde Park : Gezilecek parklardandır.

St. Paul Katedral : Kentin yüksek bir kesimine yapılmış, Dünya’nın Romadan sonra 2.büyük katedralidir.

War Museum : Eski taşıtların ve ordu malzemelerin oldugu müzedir.

Chinese Town : Çin mahallesi, görülemeye değerdir.

Tate Modern : Thames kenarında modern eserler müzesi.

Greenwich : DLR ile gitmek gerekir, metro gibi ama yerin üzerinden gidenlerden. Sıfırıncı boylamın geçtiği yer, bir kasaba.

Covent Garden : 1900′lü yıllarda sebze meyve hali olarak kullanılan, bakımsız ve pis sokakları olan bir pazar yeriymiş. Ancak o zamanlarda bile muhafaza edilen mimarisi günümüzde artık son derece popüler bir turistik ve sosyal mekan haline gelmiş durumda. İçerisinde birçok lüks cafe ve restaurantla beraber onlarca mağaza ve tezgahı barındıran bu şirin mekan günün her saati ziyaretçilerle dolup taşar. Üstü kapalı olduğu için yağmurlu havalarda da gezmeye uygun bir yerdir. Özellikle hafta sonları birçok sanatçı ve show ustasının gösterileriyle renklenir ve bir panayırı andırır. Marketin içinde Jamie Oliver’in Restaurantını deneyebilirsiniz. Ayrıca marketin alt katında koca tavalarda paella yapıyorlar, denenebilir.

Neil’s Yard : İçerisindeki ufak cafeler ve ortasındaki masalarla ufak ama şirin bir avludan ibaret olan Neil’s Yard son zamanlarda renkleri iyice canlanan binalarıyla daha da popüler bir mekan haline gelmiş.

Regents Park : Londra’nın en büyük parklarından birisi. London Zoo da Regents Park’ın içersinde. Şezlonglar var 2 pounda oturabileceğiniz. Çimlere basmak serbest.

Hampstead : Keyifli bir cadde. en iyi kahve içilebilecek Ginger&White cafe.

Brighton Gezisi : Londra’ya trenle 45 dakika mesafede. Sherlock Holmes’un yeni bölümünde balayı için Brighton’ın adı balayı mekanı olarak geçen sahil kasabası. Aşırı soğuk oluyor.

Portobello : Sadece Cumartesi günleri kurulan Portobello Sokağı. 2. el eşyalardan, koleksiyoncuların değerli parçalarına, taze meyve sebzeden, pasta böreklere kadar, her türlü ürünü bir arada görebileceğiniz bir nokta. Portobello’ya ulaşmak için, Notting Hill Gate metro istasyonunda inin. Daha sonra insanları takip edin. Yoğun bir insan grubunun bir yere doğru yürüdüğünü göreceksiniz. Sadece takip edin. Unutmayın ki bu pazar sadece cumartesi günleri kurulur. Alışveriş noktalarına ulaşana kadar çok değişik çalgıcılara ve şovlara tanık olacaksınız. Pazarı gezmek yanlız 2-3 saatinizi alacaktır.

Eğer Londra’ya yakın bir Outlet Store‘a gitmek isterseniz, Bicester Village‘a gitmenizi tavsiye ederim. Zaten çok fazla alternatifiniz de yok. Bicester Village’a gitmek için Golden Tours ofisinden otobüs bileti almanız gerekiyor (arabanız yoksa). Victoria metro istasyonunun dibindeki bina da ofisin yeri. Buradan adresi öğrenebilirsiniz. Otobüs yolcuğu 1 saat 30 dk. sürüyor. Otobüs biraz Londra’da dolaştığı için, yolculuk uzun sürüyor. Bicester Village’da Gucci, Armani gibi markalar var.

İngiltere’de İngiliz mutfağı diye bir tabir yoktur. Burada yaşayan insanlar çok milletli olduğu için dünyanın farklı ülkelerinden ve kültürlerinden gelen farklı farklı yiyecekler mevcut. İngilizlere özel denenmesi gereken lezzetler; Yorkshire pudding, pie ları oldukça meşhur ve fish and chips dışında onlara özel bir yiyecek kültürleri bulunmamakta.

Önerilen Mekanlar:

– Mr Chow (151 Knightsbridge SW1X7PA)

– Nandos (Londra’nın hemen her yerinde şubesi var)

– St. Christoper’s Place gidince bir çok güzel restaurant var

– Signor Sassi İtalyan Restaurant (14 Knightsbridge Green SW -1X 7QL)

– Momos (25 Heddon Street) hemen yanında buzdan absolute ice bar var mutlaka görülmeli

– Royal China Dim Sum (Baker Street)

– London Eye ordaki tüm restaurantlar güzel

– Hakkasan (Mayfair)

– Cafe rouge (Knightsbridge)

– Nobu (Mayfair) Robert de Niro’nun Restaurantı

 

 

Tags: , , , , , ,

Subscribe

Subscribe to our e-mail newsletter to receive updates.

One Response to “Londra”

  1. Burcu Sözer
    26 Aralık 2012 at 17:58 #

    O kadar güzel anlatmışsınki; tekrar aynı keyifle yaşadım Londra’yı…